Skip to content

McOzden Yönetim Eğitim Danışmanlık

You are here: ANASAYFA
KRİZ Mİ BİZİ, BİZ Mİ KRİZİ YÖNETİYORUZ! PDF Yazdır E-posta
Yazar L.Selçuk Özkan   
Pazar, 01 Kasım 2009

ImageÖncelikle belirtmem gerekir ki, bu yazı; “kriz yönetimi” kavramı üzerine yazılmış klasik bir literatür yazısı değildir. Bu yazıya konu olan tespitler; sadece ve sadece kişisel gözlemlerden yola çıkılarak kaleme alınan son derece yüzeysel tespitlerdir.

Hiçbir akademik ve bilimsel değeri olmayan bu tespitlerden yola çıkarak sorduğumuz soruya vereceğimiz cevap ise; başlı başına bir yazı konusu hatta kitap konusu olacak kadar derin ve anlamlıdır.

20 yıla yaklaşan profesyonel kariyerim boyunca, ilki 1994 sonrası 2001 ve en sonda küresel krizin tetikleyerek daha da derinleştirdiği son ekonomik kriz olmak üzere 3 büyük krize tanıklık ettim. Yaşım 1919’daki “büyük buhran” veya 1945’deki II. Dünya Savaşı kaynaklı ekmek, yağ, şeker gibi temel ihtiyaçların karneye bağlandığı diğer ekonomik krizleri yaşamaya elvermediği için gözlemlerimi sadece bu yakın zaman krizleri ile sınırlı tutmak zorunda kalıyorum. Ancak, bir dipnot olarak iletmeliyim ki; yaşamakta olduğumuz son krizin 1919 “büyük buhran”ından da derin olduğundan bahseden araştırmacılar var…

İlk olarak sene 1994… Şans mı şanssızlık mı henüz karar veremediğim bir şekilde, kariyerimin 4. Senesinde kısa dönem askerlik için silâh altına alınıyorum. Devlet ananın şefkatli kollarında dışarıda olup bitenden zerre etkilenmeden, şafak saymaktayım…

Tam bu sırada görevde olan hükümet, yabancı para kurları üzerinde ciddi değişimler sağlayan bir dizi yeni uygulamaya gidiyor ve (hop) ekonomi tepetaklak oluveriyor. Şimdi o dönemi yaşayıp derinlemesine bilgi sahibi olanlar, bana kızacaklardır. O iş o kadar basit değil diye! Haklılar… Ben sadece sade vatandaş olarak tamamen dışarıdan edindiğim gözlemimi paylaşıyorum. Evet, ihtilal sonrası kurulan Özal hükümetinin 2003 yılından bu yana gerçekleştirdiği bir dizi liberal atak, ülkedeki birçok dengeyi değiştiriyor, birçok denge yeniden kuruluyor ancak değişim tam da tamamlanıp bitecekken, (hop) ekonomi birden tepetaklak oluveriyor…

  • Sonuç; krizin hemen sonrasında, döviz kurumdaki değişkenliğin ekonomiye etkilerini en aza indirgeyecek şekilde yeni bir döviz kuru politikası benimseniyor ve uygulanmaya başlıyor. Kriz kontrol altına alınıyor, eskilerin deyimiyle “asayiş berkemal”…
     
  • Gerçek sonuç; binlerce işyeri kapanıyor, onbinlerce yüz binlerce çalışan bir anda işsiz kalıyor. “Yalnız ve güzel ülkemin” insanı bir kere daha krize mağlup oluyor…

Aradan zaman geçiyor, sene 2001… Ekonomi her şeye rağmen ayakta. Ben de mevcut profesyonel kariyerimin tam da orta yerinde, ücretli çalışan standart üstü bir tüketici olarak, fırtına pardon kriz öncesi tam odak noktasındayım. Ortalık toz duman! Son krizde ayakta kalabilen irili ufaklı birçok şirket, kendilerini biraz daha sağlama alabilmek, en azından mevcut durumlarını devam ettirebilmek adına finans sektörünün kendilerine sunduğu seçenekler arasından en doğrusunu seçmeye çalışıyor. Evet, bankalar (birçok kriz sonrası dönemde olduğu gibi) krizden etkilenen piyasaları canlandırmak ve tabii bu arada bu noktanın kendilerine sağladığı avantajlı durumdan daha fazla rant edebilmek adına risk üstüne risk alıyorlar.

Ama olmuyor! Üzerinde zıplanan zemin daha fazla yüke ve baskıya dayamıyor, çöküyor. Bu çöküş bir öncekinden daha da farklı olarak çok daha geniş bir alanda yaşanıyor. Daha önce reel sektör ile sınırlı olan kriz bu kez, reel sektörü canlandırmaya çalışan finans sektörüne de sıçrıyor. Bu kez durum daha da ciddi, çünkü daha önce kısa süreli bir felç geçiren ekonominin bu sefer kalbi tekliyor. İşte bu noktada, kalbin vücuda kan pompalamaya yetecek kadar sağlıklı olmadığı anlaşılıyor. Çok güvenilen Türk bankacılık sisteminin aslında çürük temeller üzerinde yükseldiği görülüyor. Ekonominin kalbi teklerken, ekonominin diğer organları ne yapacaklarını bilmez bir şekilde, çaresiz, başlarına ne geleceğini merakla bekliyorlar. Çok geçmeden de zaten tekleyen ekonomi yavaşça duruyor…

  • Sonuç; Türk bankacılık sistemini dünyanın en güçlü sistemlerinden biri haline getiren yeni yasa ve kanunlar çıkarılıyor. Sistem, bir daha hiçbir bankanın batmasına imkân vermeyecek şekilde yeniden tasarlanıyor.
     
  • Gerçek sonuç; daha önceki benzer kriz dönemlerinde 5-7 tane banka batarken 2002 yılının ilk yarısına kadar geçen sürede batan banka sayısı 21’e ulaşıyor. İşin istihdam cephesinde de manzara ürkütücüdür ve işsizler ordusuna 1 milyon yeni işsiz katılmıştır.

Ve gelelim bugüne, sene 2009… Bu sefer, canım çok acıyor, çünkü krizin en derinden hissedildiği reel sektörde orta büyüklükteki bir şirketin dümenindeyim. “İyi kaptanlar fırtınalı denizlerde yetişir” beylik lafını doğrulamak istercesine yerimde sağlam durmaya ve şirketin rotasının şaşmamasına gayret ediyorum. Aslında, 2008-2009 krizinin algılanması dünya için yeni olsa da bizim için 2001’den bu yana süregelen bir yapılanma sürecinin yarı yolda kalmasından öte bir şey değildir. İşin siyasi boyutuna çok fazla girmeden yapılması gereken tek tespit, bizim kendimize ait krizimiz devam ederken ve tam da bu krizin masaya yatırılıp siyasi sorgulaması yapılacakken, küresel krizin adeta bir kurtarıcı melek gibi göklerden inerek mevcut siyasi iktidarın “e n’apalım herkes zor durumda” yaklaşımı ile savunmasını güçlendirmiş olmasıdır. Yakın zamanda İstanbul İkitelli’de yaşanan dere yatağı zavallılığını “küresel ısınma” ile açıklamaya çalışan yönetim zihniyetinin bu konuya ne kadar dört elle sarıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek…

Neyse, işin siyasi tarafını bir tarafa bırakarak tekrar ekonomik kriz sürecine dönersek; bu sefer durum diğer durumlardan çok daha farklı görünüyor. Krizin hemen öncesinde Türkiye’nin artık kronikleşen yüksek enflasyon sorunu çözülmüş, kişi başına düşen milli gelir sadece bir gecede 3-5 bin dolar artmış. Dikkatli gözler ve ilgili, bilgili beyinler enflasyondaki düşüşün satın alma gücündeki düşüşe paralel olarak yaşanan fiyat indirimlerinden kaynaklandığını, kişi başına düşen milli gelirin ise sadece kâğıt üzerinde yapılan yeni hesaplamalar sonucunda yükseldiğini fark ediyorlar. Ancak, mevcut siyasi konjonktür bu sanal durumun anlatılmasına ve anlaşılmasına bir türlü imkan vermiyor. Aslında hala daha tam olarak anlaşılabildiğinden çok emin değilim…

Bu sefer krizin etki alanı çok daha geniş. Daha önceki krizlerden rant elde eden, büyüyerek çıkan şirketler bile durumdan rahatsız. Çoğu, fabrikalarında üretime ara veriyor, sendikalardan ve devletten korkularına, işten çıkaramadıkları işçilerini süresiz izine çıkarıyorlar. Bankalar, bu sefer daha temkinli hatta, hükümeti karşılarına almayı göze alacak kadar temkinli hareket ediyorlar.  Reel sektöre can vermesi beklenen kredi muslukları, sıkı sıkıya kapalı olmasa da rica-minnet açılır hale gelmiş. Sonuç; işin ve paranın yönetimi her zamankinden daha da önemli hale geliyor.

  • Kırk yıl düşünseniz aklınıza gelmeyecek şirketlerde maliyet çalışmaları yapılıyor, yönetim muhasebesine ilişkin tablolar hazırlanıyor, 3 aylık, 6 aylık ve 1 yıllık bütçeler tartışılıyor, ürün/hizmet fiyatları belirlenirken üretim/satınalma maliyetinin yanı sıra finansman ve stok maliyeti gibi diğer birçok maliyet kalemi dikkate alınıyor.
  • Gerçek sonuç; yine kapanan yüzlerce, binlerce işyeri ve işsiz kalan binlerce, on binlerce çalışan.

Evet sevgili dostlar, şimdi soruyorum sizlere!..

KRİZ Mİ BİZİ, BİZ Mİ KRİZİ YÖNETİYORUZ!

 
< Önceki   Sonraki >
McOzden yahoo grubuna üye ol

[+]
  • Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size